Komik Naşit Efendi

‘Sahne tozu yutmak’ bildik bir deyimdir. Artık anlamı iyiden yitse de, kimi zaman gelir, bir konuşmanın olmadık yerine yerleşiverir. Büyülüdür sahne; spot ışıkları, ışıltılı dekorları, kostümleri, aksesuarları derken, açılır perde… Bir kere kuliste bulundun mu, o tozu yuttun mu kurtaramazsın kendini bu dünyanın çekiminden. Alır götürür insanı bu giz dolu dünya. Kimileri vardır; başka yerleri, başka yaşamları bilmezler, Sheakespeare’in dediği gibi “gerçek sahnedir, kalanı koca bir yanılsama”dır böyleleri için. Selim Naşit, babası izleyicileri kahkahadan kırıp geçirirken, bir üst kattaki evde, neredeyse sahnede gelmiştir dünyaya. Annesi Amelia Hanım sahneye, tiyatroya doğurmuştur küçük Selim’i.


Komik-i Şehir Naşit Efendi bir efsanedir sanki. Koca bir kent gülmek için gelir bulur onu, kuyruklar oluşur; bir tuluat ustasıdır Naşit Bey. Öylesi bir ustadır ki, sahnede yazar oyunlarını; alır, peşine takar sürükler izleyiciyi. Kantocu Amelia Hanım’la evlenir. Hoş bu izdivaç o kadar kolay gerçekleşmez. Bir süre gizli sürer bu ilişki. Evlidir Naşit Bey. Ama tiyatrosunda oyuncu olarak çalışan çıtı pıtı, güzel sesli Amelia’ya gönlü kayar. Uzun bir süre iki evli yaşar, ama güzel kızın talipleri artıp, çaresiz kalınca, boşar eşini, alır gönlünü kaptırdığı genç kantocuyu. Hoş, yıllar sonra yine eski eşinin de katıldığı, iki evli yaşamına geri döner ya, neyse. Bazen ustaların, büyük yaratıcıların bu türden şaşırtmacalarını yadırgamamak gerekir. Büyük şöhret, başarılar gün gelir, biter. Ekonomik sıkıntılar zor duruma düşürür Naşit Bey’i. Bu sırada iki de çocuğu olmuştur: Selim ve Adile…


Asıl öykü bundan sonra başlar bizim için. Üstelik yakından tanıdığımız iki insanın yaşamına konuk olmaktayızdır. Adile ve Selim Naşit, pek de iyi koşullarda başlamazlar tiyatroya. Küçük Selim babasının erken ölümü üzerine okulu bırakır, bir kaportacıda boyacı olarak çalışmaya başlar. Adile’nin şans imdadına yetişir, Şehir Tiyatrosu’na çocuk oyuncu olarak girer. Eşini kaybeden, kendini bir anda borç batağının içinde bulan Amelia Hanım’da eklenir çocuklarının bu çabasına ve meyhanelere meze yapıp, satar. Zorlu bir süreçtir yaşanan. ki kardeşin gönlünde de tiyatro vardır elbet. Sağlığında babaları her ne kadar oyuncu olmalarına pek razı değilse de, zamanında sezmiştir çocuklarındaki yeteneği. Naşit Bey, oyunculuğun karşı konulmaz bir istek olduğunu iyi bilir. ‘Bari okullu’ olsalar diye geçirir içinden. Küçüklerin sahneye ilk çıkışlarını şöyle anlatır;


“Selim ile Adile’yi yüzlerine gözlerine acemice sürdükleri boyalarla, evin bahçesinin değişik köşelerinde, benim çeşitli rollerimi taklit ederken yakalıyordum. Onlara, mükemmel Surpik-Haçik taklitleri nedeniyle, Surpik-Haçik adlarını takmıştım. Çocuklar çok ısrar edince onların bir temsil vermesini kabul ettik. Köşkün bahçesinin bir bölümü açık hava tiyatrosuna dönüştürüldü. Komşu köşklerden toplanan sandalyelerden yapılan koltukları, çamaşır ipine gerilen yatak çarşafından perdesi, mavili-kırmızılı-sarılı ampulleriyle, “zmir Tiyatrosu” izleyicilerini bekliyordu. Programa aldığımız Sheakespeare’in Hamlet’inin ve bizim tiyatronun en sevilen oyunlarından Surpik ile Haçik’in provalarına başladık. Rol dağıtımı yaptığımda, Adile’nin “Ben dram oynamam” diye Hamlet’teki Ophelia rolü için kapris (!) yapması beni uzun uzun güldürmüştü. Ophelia’yı Adile, kral’ı Selim, Hamlet’i de çocukların arkadaşı smail oynayacaktı.

Kaynak : Ali Erdenur